Sentimental Value Film İncelemesi: Duvarların Hatırladığı Şeyler
Bazı filmler vardır, bir hikâye anlatır. Bazıları
ise bir his anlatır. Ve bunu terapi koltuğunda değil de beyaz perdede yapar. Ve
çok az film vardır ki, insanın zihnine değil de doğrudan hafızasına yerleşir.
Sanki bir film izlememişsinizdir de yıllar önce yaşadığınız ama tam olarak
hatırlayamadığınız bir anıyı yeniden görmüşsünüzdür.
Oslo Üçlemesi ile adını duyuran Joachim Trier
ve uzun süreli ortağı senarist Eskil Vogt, sezonun en merak edilen ve en
heyecan verici filmlerinden biri ile piyasaya geri döndü ve ödül törenlerine
damgasını vurdu. The Worst Person in the World’ün başrol oyuncusu soğuk ve
sorunlu rollerin aranan yüzü Renate Reinsve, usta Stellan Skarsgård ve
pozitiflik sembolü Elle Fanning’in başrolünde olduğu filmi iki kez izledim.
İlerleyen zamanlarda üçüncü kez de izleyeceğimi düşünüyorum.
Film,
annelerinin ölümünden sonra yıllardır uzak oldukları eve dönen iki kız kardeşi
ve onları yıllar önce terk etmiş babalarını takip ediyor. Ama bu bir “eve
dönüş” hikâyesi değil. Çünkü bazı yerlere dönüş imkansızdır. Sadece geri
dönülen mekânlar vardır. Ama geri dönülemeyen zamanlar da içimizdeki
yaralardır.
Norveç’in
soğuk ışığıyla aydınlanan eski bir ev. İçinde yıllarca saklanmış sesler,
kırılmış cümleler, yarım kalmış vedalar ve birikmiş hayatın izleri. Sanki o
duvarlar artık daha fazla susamayacakmış gibi konuşmaya başlıyor. Film
gerçekten de bir evin hafızasından anlatılıyor. Ve bir noktadan sonra fark
ediyorsunuz: Bu hikâyede insanlar kadar mekân da bir karakter.
Hepsi aynı
sorunun etrafında dolanıyordu:
“Hayatımızın gerçekten bize ait olduğunu ne zaman anlarız?”
Sentimental
Value bu soruyu başka bir yerden soruyor.
Bu kez mesele gençlik değil. Bu kez mesele geri dönmek de değil. Geri
dönemeyeceğini fark etmek.
Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Gustav sevgisini ifade etmekte epey zorlanan bir adam. Bir baba olarak eksik. Bir dede olarak tuhaf. Ama bir sanatçı olarak hâlâ hayatta.Hayatla kurduğu tek gerçek bağ sinema. Bu yüzden kızına “seni seviyorum” demiyor. Onun yerine kızına bir film yazıyor. Ve o an insanın aklına şu soru geliyor. Bazı insanlar sevgiyi kelimelerle ifade edemiyorsa, onu bir sanat eserinin içine saklayabilir mi?
Renate
Reinsve’nin oynadığı Nora, öfkesini bağırarak değil, taşıyarak yaşayan biri.
Onun içindeki şey bir patlama değil. Daha çok yavaş yavaş genişleyen bir
boşluk. İçindeki değersizlik hissi onu içten kemiriyor. Ve belki de en acı olan
şu ki babasına da çok benziyor. Ama bazen benzemek, yakınlaştırmaz iki insanı. Daha
da uzaklaştırır. Gustav’ın yazdığı senaryo da bir film değil aslında. Bir
itiraf, iç hesaplaşma. Ama bazı itiraflar, karşı taraf duymaya hazır değilse sadece
gürültü olur.
Nora
reddediyor. Çünkü öfkeli olduğun birini anlaman mümkün değil. Sevmen de keza. Onun
filminde yer alman da. Gustav cevabı başka bir yerde arıyor. Elle Fanning’in
canlandırdığı Rachel Kemp’te.
Ama burada
film ince bir şey söylüyor:
Bazı insanlar değiştirilemez. Bazı ilişkiler “cast” edilemez.
Ve filmin
merkezinde yine o ev var. Bu ev sadece bir mekân değil. Bir hafıza deposu. Merdivenlerinden
koşarak inen çocukların ayak seslerini hatırlıyor. Kapıdan çıkıp bir daha
dönmeyen bir babayı hatırlıyor.
İçinde yaşanan kavgaları, sessizlikleri ve yarım kalmış cümleleri hatırlıyor.
Bir noktada şunu fark ediyoruz. Biz ailelerimizi insanlar üzerinden hatırlarız. Ama belki de onları gerçekten şekillendiren şey yaşadıkları mekânlardır.Aynı evde büyüyen iki çocuk aynı hayatı yaşamaz. Biri o evden kaçmayı öğrenir. Diğeri ise kalıp herkesi tutmaya çalışır.
Trier’in en büyük gücü burada devreye giriyor. Travmayı büyük bir kırılma olarak anlatmıyor. Onu bir kağıt kesiği gibi anlatıyor. Küçük, görünmez. Ama her temas ettiğinde yeniden açılan. Nora’nın içindeki değersizlik hissi de böyle. Gustav’ın kendini affettirme çabası da.
Film boyunca
bekliyorsun. Bir sarılma. Bir yüzleşme. Bir “klişe her şeyin çözüldüğü” an. Ama
gelmiyor. Çünkü hayat öyle çalışmıyor ve bu hikâye, kolay çözümler sunan bir
anlatının parçası hiç değil. Ve Trier de bunu romantize etmiyor. Başka bir
filmde Gustav son anda yetişirdi, Nora sahnede olurdu. Işıklar kapanırdı. Ve sarılırlardı.
Ama burada kimse yetişmiyor. Ve belki de bu yüzden daha gerçek.
Film
bittikten sonra zihinde tek bir şey kalıyor. Bazı evler vardır. İçinde yaşayan
herkes gitse bile,
hikâyeleri duvarlarında taşımaya devam eder. Ve bazı babalar vardır. Onları
anlamak için bazen yıllar gerekir. Bazen de bir film ya da şarkı. Bazı insanlar
sarılmayı da öğrenemez ama yine de aynı odada kalmayı başarabilirler. Bu da
yeterlidir çoğu vakit.
Ve eninde
sonunda şunu fark ediyorsun. Biz
ailelerimizden kaçmaya çalışsak bile,
onların hikâyeleri çoktan bizim hayatımıza yazılmıştır. Tıpkı eski bir evin
üzerine yavaşça çöken ağırlık gibi. Bu filmdeki gibi evin tam ortasındaki
çatlak gibi, içten içe evi yavaş yavaş yıpratan. Sessiz, yavaş ve kaçınılmaz.
Belki de
sadece sevilmek isteyenler için.



Yorumlar
Yorum Gönder