Kayıtlar

Undertone Film İncelemesi : Sessizliğin İçindeki Gürültü

Resim
      Bazı korkular vardır; karanlık bir odada başlar. Bazılarıysa çok sinsi davranabilir. Kulaklığını takarsın, gürültüden uzak kalmak için sesi biraz daha açarsın ve fark etmeden kendi zihninin en derinine girersin. Undertone tam olarak böyle bir film. İzleyiciyi korkuturken sessizliğin içinde yalnız da bırakıyor.   Undertone hakkında konuşurken söylenmesi gereken önemli bir şey de dağıtıcı firmanın A24 olması. A24’ün son yıllarda desteklediği korku filmlerinde ortak bir damar var: seyirciyi korkutmaktan çok huzursuz etmek. Undertone da tam olarak o çizgide duruyor. Ian Tuason’un ilk uzun metrajı olmasına rağmen şaşırtıcı derecede kontrollü bir film. Bir cuma gecesi kulaklığı takıp izlemeyi hak ediyor. Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun: mesele ekranda ne gördüğün değil, sessizlikte zihninin neyi tamamladığı.   Başrolde Nina Kiri’nin canlandırdığı Evy karakteri üzerinden ilerleyen hikâye bizi işitme duyusuyla yakalıyor. Yalnızca iki oyuncunun yer aldığ...

Sinemanın Arka Odası: Algoritmaların Önermediği 20 Underrated Film

Resim
    Algoritmalar çoğunlukla güvenli sularda yüzmeyi sever. Sana daha önce izlediklerine benzeyenleri önerir, risk almaz, hafızaya değil davranışına bakar.   Ama bazı filmler var ki, hiçbir algoritmanın “önermeye cesaret edemediği” yerde durur. Letterboxd listelerinde kaybolur, forumlarda yarım cümleyle geçilir, bazen sadece bir sahnesiyle hatırlanır.   Bu liste o filmlerden oluşuyor.   Bir nevi benim sinemamın arka odası.    Kalabalık bir ortamdasın ya da sadece fark yaratmak istediğin (sahtekarlık/flört etme yaparken) bir anda bu filmlerden birini aç, gerisini unut. Film bittiğinde teşekkürleri alçak gönüllü bir sessizlikle kabul edebilirsin :)   Not: Sıralamam tamamen rastgeledir. The Swimmer (1968) - Dram Bir adam, banliyöde bir gün içinde evine ulaşmak için havuzdan havuza yüzmeye karar verir. İlk bakışta absürt bir yolculuk gibi görünür. Ama her havuz, bir hatıraya açılır. Film ilerledikçe fiziksel bir yolculuk değil, ...

Sentimental Value Film İncelemesi: Duvarların Hatırladığı Şeyler

Resim
    Bazı filmler vardır, bir hikâye anlatır. Bazıları ise bir his anlatır. Ve bunu terapi koltuğunda değil de beyaz perdede yapar. Ve çok az film vardır ki, insanın zihnine değil de doğrudan hafızasına yerleşir. Sanki bir film izlememişsinizdir de yıllar önce yaşadığınız ama tam olarak hatırlayamadığınız bir anıyı yeniden görmüşsünüzdür.   Oslo Üçlemesi ile adını duyuran Joachim Trier ve uzun süreli ortağı senarist Eskil Vogt, sezonun en merak edilen ve en heyecan verici filmlerinden biri ile piyasaya geri döndü ve ödül törenlerine damgasını vurdu. The Worst Person in the World’ün başrol oyuncusu soğuk ve sorunlu rollerin aranan yüzü Renate Reinsve, usta Stellan Skarsgård ve pozitiflik sembolü Elle Fanning’in başrolünde olduğu filmi iki kez izledim. İlerleyen zamanlarda üçüncü kez de izleyeceğimi düşünüyorum.  Sentimental Value tam olarak böyle bir film. Ama bu kez kapıyı karakterler açmıyor. Kapıyı bir ev açıyor.   Film, annelerinin ölümünden sonra yılla...

Weapons Film İncelemesi – Karanlık Masalın Soğuk Nefesi

Resim
      2025 yılı korku-gerilim sineması açısından ilginç bir yıldı. Korkudan çok gerilime yaslanan, seyirciyi “bağırmadan” diken üstünde tutan yapımlar popüler olmaya başladı. Zach Cregger’ın yönettiği Weapons da bunların en dişlilerinden biri oldu. “Barbarian” ile zaten gözüne kestirdiğimiz Cregger, burada sinema liginin üst sıralarına oynamaya niyetli. Muhtemelen bir sonraki filminin fragmanında kocaman puntolarla “Barbarian ve Weapons’ın yönetmeninden” yazacaklar.   Hikâye basit bir gazete manşeti gibi başlıyor: Aynı sınıftaki öğrencilerden biri hariç hepsi, saat 02:17’de, sanki görünmeyen bir düdük çalmış gibi evlerinden koşarak uzaklaşıyor. Bir daha da dönmüyorlar. Evet, Shevchenko’nun gol sevincini andıran bir hız ve kararlılıkla. Ama Weapons , bu olayı bir polisiye gibi düz çizgide anlatmak yerine, modern bir karanlık masalı sanat sosuyla tabağımıza bırakıyor. Olayları farklı karakterlerin gözünden tekrar tekrar izliyoruz. Tekrar dediğime bakma; bu, sahne...

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi Film İncelemesi – İki Kadın ve Ateşin Hatırası

Resim
  Film, başarılı ressam Marianne’in izole bir adada yaşayan Héloïse’nin portresini yapma sürecini anlatıyor. Héloïse istekli olmadığı-olamadığı bir evliliğe zorlanmakta olan genç ve güzel bir kadın. O dönemin ataerkil toplumunun dayattığı baskılarla uğraşıyor. Damat adayı, evlilikten önce onu görmek istediği için portresinin yapılması isteniyor. Héloïse sürece karşı. Bu yüzden Marianne portreyi gizlice yapmak zorunda kalıyor. Bu, görücü usulü değil; ailenin verdiği bir karar evliliği. O dönemlerde gelinler evde kalamaz, böyle de saçma bir yapı hakim dünyaya. Héloïse’nin ablası intihar etmeseydi gelin o olacakmış bunu da sonradan öğreniyoruz. Ama aile bu duruma rağmen olayı pek sallamamış olacak ki hala evlilik işlerine devam ediyor. Evde bu ikili dışında bir de hizmetçi Sophie var. Annesi gidince üç kadın arasında sınıf farkı ortadan kalkıyor. Kontes’in adı bile anılmıyor ama düzeni ve otoriteyi simgeliyor.    Marianne, Helöise’ e dost gibi yaklaşıp aklında kalanları ge...

Longlegs Film İncelemesi - Sessiz Kabusun Anatomisi

Resim
    2024 yılında belli korku filmleri için inanılmaz rüzgar estirilmişti. Abigail, The First Omen, Late Night With the Devil, In A Violent Nature, Alien:Romulus ve Nosferatu heyecanla bekleyip izlediğim filmlerdendi ve hepsi de beklentimi karşılamıştı. Longlegs’e de gelince beklentilerim daha yukarılarda olsa da beğendim. . Osgood Perkins’in yazıp yönettiği Longlegs, seri katil konusunu gotik bir The X-Files bölümüne evirip gişede büyük bir başarı elde etti. Düşük bütçesinin kat be katını Neon’un harika pazarlama taktiği ile kazanmış oldu.   Filmin konusunu, değişik, paranormal metotlarıyla birçok insanın ölümünden sorumlu olan bir seri katili yakalamaya çalışan FBI ajanı Lee Harker'ın soruşturma süreci oluşturuyor. Yetenekli ama toy FBI Ajanı Lee Harker, Longlegs davasına atanır. Beklenmedik gelişmeler ve kanıtlar ortaya çıktıkça Harker Longlegs ile arasında bir bağ olduğunu fark eder ve olaylar gelişir.  Yazının bundan sonrası spoiler ile karışık olacak.  ...

The Holdovers Film İncelemesi – Biz Nereye Koyalım Başımızı?

Resim
   Suratsız ve huysuz bir tarih öğretmeninin (Paul Giamatti), okul tatilinde gidecek yeri olmayan bir sorunlu öğrencinin (Dominic Sessa) ve acılara dalmış çıkmış bir geçmişi olan okulun aşçısının (Da’Vine Joy Randolph) tatil boyunca okulda kalmalarını anlatan bir film The Holdovers. Hüzünlü ve eğlenceli bir yılbaşı filmi. Güldüren, gözleri dolduran ama en sonunda da güzel bir his bırakan bir film olmuş. Tuz kıvamı mükemmel olan bir yaz yemeği gibi de diyebiliriz.   Filmimizin üç ana karakteri de dibine kadar keder ve acının pençesinde. Hepimizin hayatında daha önce karşısına çıkan sıradan insanlar. Sorunlu ergen, kıl hoca ve tatlı-huysuz okul çalışanı abla. Bu sebeple de izlerken empati yapmamak imkânsız. Bu üçlü birbirini tanıdıkça şaşırıyoruz ve onlar da birbirlerine şaşırıp ön yargılarını kırıyor. Kampüste geçen zorunlu tatilleri karakter gelişimlerinin temelinde farklı bir noktaya geliyor. Kalbimdeki Aragorn, Legolas ve Gimli üçlüsünün tahtını epey bir sarstıklarını...