Obsession Film İncelemesi – Yanlış Bir Dilek
Uzun zaman sonra
sinemada rahatsız edici derecede iyi bir korku filmi izledim. Bir süredir
listemde olan ve merakla beklediğim bir yapımdı Obsession.
99 doğumlu genç
yönetmen Curry Barker için de bu film ilk uzun metraj deneyimi. Kendisi aynı
zamanda bir YouTuber; kanalındaki The Chair isimli kısa korku filmini de daha
önce izlemiş ve fena bulmamıştım.
Filmin konusuna
gelecek olursak; ilgilendiği kızın (karakter bunu aşk olarak tanımlasa da bana
göre aşk böyle bir şey değil) kendisini dünyadaki herkesten ve her şeyden daha
çok sevmesi için “One Wish Willow” isimli büyülü bir nesne aracılığıyla dilek
dileyen Bear karakterinin, giderek içine sürüklendiği kâbusu anlatıyor. Yazının
bundan sonrası yer yer spoiler içerecektir bu arada.
“Keşke o da beni
sevse” cümlesi ilk bakışta çok masum görünebilir. Hatta romantik komedi
filmlerinde başlangıç noktası olabilecek bir cümledir bu. Ama filmde bu cümle,
bir romantik hikâyenin değil; bir lanetin ilk halkasına dönüşüyor. Yönetmenin
yaptığı şey de tam olarak bu: bu laneti iliklerimize kadar hissettirmek.
Bear, bir mağazada
çalışan, yirmilerinin başında bir genç. İş arkadaşlarından biri olan Nikki’ye
karşı oldukça yoğun, hatta yer yer melankoliye kayan hisler besliyor. Hikâye
aslında çok tanıdık bir yerden başlıyor: sevilme isteği.
Bir akşam iş çıkışı
arkadaşlarıyla gittikleri gecenin sonunda Nikki’yi evine bırakırken,
aralarındaki konuşma yavaş yavaş başka bir yere kayıyor. Nikki bir noktada
soruyor:
“Benden hoşlanıyor musun? Eğer öyleyse, bunu söylemek için doğru zaman.”
Bear ise o an,
olması gereken cümleyi kurmak yerine kendini geri çekiyor. Hislerini açık etmek
yerine “seni arkadaş olarak seviyorum” gibi aslında hiçbir şeyi açıklamayan,
ama her şeyi yarım bırakan bir cümleye sığınıyor. O an hikâyenin kırılma
noktalarından biri oluyor: söylenmeyen şey, söylenen her şeyden daha ağır hale
geliyor.
Bunun ardından
Bear, Nikki’nin kopan kolyesine benzer bir parçayı bulmak için girdiği tuhaf
dükkândan aldığı “One Wish Willow” isimli kutuyu açıyor. Ve artık geri dönüşü
olmayan o dileği kuruyor: Nikki’nin dünyadaki herkesten daha çok onu sevmesi.
Ve dilek, tam da o
an kabul oluyor gibi görünüyor. Nikki’nin davranışlarında başlayan küçük
kaymalar, ilk bakışta romantik bir karşılık gibi dursa da kısa sürede rahatsız
edici bir yapaylığa dönüşüyor. Sanki sevgi var ama kaynağı yok. Sanki bir şey
hissediliyor ama kimse gerçekten “hissetmiyor”.
İlk başta tatlı
gelen şeyler, çok kısa süre sonra rahatsız edici bir çizgiye kayıyor. Bu yapay
sevginin zorunluluk hali de, sanki bir senaryoya bağlıymış gibi akmaya
başlıyor. Bear’ın hayalini kurduğu şey birinin onu sevmesiydi sadece; ama
buradaki durum birinin onu sevmek zorunda kalması ve bunun tüm rahatsız
ediciliğiyle hissedilmesi.
Önce Nikki’nin
bakışlarında bir boşluk hissi oluşuyor. Sonra cümleleri tuhaflaşıp robotik hale
geliyor.
Bear burada kendine
itiraf edemese de içindeki çatlak sürekli büyüyor ve aynı soruya geri dönüyor:
“Bu doğruysa neden böyle hissetmiyorum?”

Çünkü istediği şey
gerçekleşmiş olsa da, onu mutlu etmemiştir. Hatta yavaş yavaş hayatını bir
kabusa çevirmeye başlamıştır.
Ve Nikki’nin
değişik davranışları (şahsen benim başıma gelse polis karakolunun bahçesine
çadır kuracağım tuhaflıklar) arttıkça, bu rahatsızlık artık bastırılamaz bir
hale gelir. Bear’ın hikâyesi burada başka bir şeye dönüşüyor: başta sevgi gibi
görünen şeyin, yavaş yavaş arzuya, arzusunun da kontrole, kontrolün ise en
sonunda tükenmiş bir kabusa dönüşmesine. Birine sahip olmanın, onu sevmekle
aynı şey olmadığını anladığında artık çok geçtir. Çünkü “One Wish Willow” ile
kurulan şey bir ilişki değil, tek yönlü bir gerçeklik. Ve tek yönlü gerçeklik,
içinde yaşayanı giderek yalnızlaştırır.
Bear karakterine
duyulan öfke aslında onun pasifliğinden değil, hiçbir şeyin değişmeyeceğini
bilmesine rağmen aynı yerde kalmasından geliyor. Bear tüm olumsuzluklara rağmen
kendi konforundan asla vazgeçmiyor, kendi tükenmiş dünyasında Nikki’nin
varlığından asla kopmak istemiyor. İnsanların ne düşündüğü onun için kısmen
daha önemli. İş arkadaşları Nikki’deki bu ani değişimi madde kullanımı ya da
mental çöküşe bağlarken Bear’ı da şanslı çocuk olarak görüyorlar. Çünkü Nikki
onun ve toplumun nezdinde “manic pixie dream girl” tanımının yürüyen, ama
çarpıtılmış hali gibi.
Bear, Nikki’nin
ruhunun bir çağrı merkezi cehennemine kilitlendiğini anladığı anda bile hâlâ
derdi kendisi ve sevilme arzusu. Hatta sevilmek değil, tapılmak istiyor.
Ruhunun posası çıkmış Nikki’nin yapay sevgisi korka korka sömürmeye devam
ediyor. Tüm bu şeylerden bunaldığında da kendisinden gerçek anlamda hoşlanan
Sarah ile yakınlık kuruyor. Sarah burada bir kişi olmaktan çok, Bear’ın kendi
zihninden kaçış ihtimali gibi duruyor. Bear, yaptığı tüm seçimler ile kendi de
dahil dört kişinin hayatını mahvedip bitiriyor. Kendi seçimlerinin içinde
sıkışıp kalan bir karaktere dönüşüyor.
Filmde beğendiğim kısımlara da değinecek olursak:
- Dileğin
bozulması için kurulan müşteri hizmetleri hattı çok yaratıcı. Telefondaki
kişi de operatörden çok Nikki’nin ruhunun hapsedildiği zindanın başında
bekleyen bir sadist zebani modunda.
- Sarah’ın
kafasını taşla ezdikten sonra evde Bear’ı beklerken kendine keçeli kalemle
Sarah’ın dövmelerini yapması da yine ağzımızı açık bırakıyor. Takıntı ve
psikopatlığın zirvesi her an hissediliyor filmde zaten.
- Kukla
gibi geri geri yürüdüğü sahne ve uyurken gerçek Nikki’nin konuştuğu
sahneler Nikki’nin her şeyi hissettiği ve yaşadığı gerçeğini de bize
gösteriyor. Ara ara girdiği histeri krizlerinde ve rüyalarda gerçek Nikki
ile obsesif Nikki birbiri ile mücadele ettiğini de görüyoruz.
- Gölgelerin
kullanımı çok iyi, her an tekinsizlik hissini pompalıyor. Sinemalar malum
birkaç yıldır daha karanlık olduğu için bazı sahneler net
görülmeyebiliyor, bu izleme koşuluna göre değişen bir detay.
- Ensest
Hansel-Gretel hikâyesi psikolojiyi yıpratan cinsten. Letterboxd
yorumlarından birinde denildiği gibi: “Crazy scary incest monologue =
instant classic”.
- Shakespeare-vari
trajik son beklense de etkisi azalmıyor ama ikisinin de etki altında
olduğu bir final de değişik olabilirmiş.
- Inde
Navarrette açık ara filmin yıldızı; bakışlarından tekinsizlik de akıyor
sevimlilik de. Ani ruh geçişlerini çok iyi kotarmış. Hem kurban hem
canavarı canlandırabilmek başlı başına bir oyunculuk başarısı. Yeni bir
Scream Queen doğmuş olabilir.
Birini sevmekle,
onun bizi herkesten çok sevmesini istemek çok farklı şeyler. Ne dilediğine
dikkat etmeli insan çünkü sevgi böyle bir şey değil. Her gün binlerce insan
aşkı tanımladığını düşünüyor ama birçoğu aslında yalnız kalma korkusuyla, kendi
zihninde yarattığı şeylere bağlanıyor.
Günümüzde sevginin
kendisini değil de izlerini istiyoruz. Birini tanımadan ona bağlanmak ve kafada
yaratılan versiyonlara âşık olmak. Birinin profiline, playlistine, yaptığı
şakalara ve geçici yakınlıklara bağlanılıyor. Tüm bunlar kaybolduğunda onu geri
çağırmak istiyoruz. Bear da Nikki’nin yakın zamanda işi bırakacağını
öğrendikten sonra harekete geçiyor. Uzağa gittiğinde o hislerin kaybolacağından
korkuyor; o hissin sürmesini istiyor. Film ilerledikçe “gerçek Nikki”yi
istediğini söylese de aslında aradığı şey onun kendisi değil, zihninde
büyüttüğü versiyonu gibi.
O yüzden de filmin
asıl konusu yalnızlık. Aşk tanımına uymuyor bunların hiçbiri. Kızı tanımak
onunla zaman geçirmeye çalışacağına “beni herkesten çok sevsin” fantezisine
kendini kaptırıyor. Birini sevmek onu görmek ve tanımaktan geçiyor, olduğu gibi
kabul etmekten. Tabi tüm bunlar subjektif konular; kişiden kişiye değişen
şeyler. Ben de aşk doktoru değilim sonuçta.
Film bittiğinde geriye şu kalıyor: Ne tam bir aşk hikâyesi ne de tam bir korku filmi. Sadece yanlış bir dileğin geride bıraktığı boşluk. Bir dileğin gerçekleşip yine de kimseyi kurtaramadığı o sessizlik. Çünkü bazı şeyler gerçekleştiğinde değil; zorlandığında korkutucu hale gelir.
Bir çiçeği büyütmek
için üzerine sürekli su dökerseniz, onu yaşatmazsınız; çürütürsünüz.
Takıntılardan
bağımsız sevenler için.



Yorumlar
Yorum Gönder